©2019 by radyo cazgır

  • Yekta Kocaoğullar

Bir Uzaylının Gözünden İstanbul Caz Festivali

Updated: Aug 25, 2019

Merhaba! Yazıma kendime neden “bir uzaylı” dediğimi açıklayarak başlamak isterim. Cazla ortaokul yıllarımda ablam sayesinde tanıştım ve tanıştığım an büyük bir heyecana kapıldım. Ancak Konya’da yaşadığım için bu heyecanımı caz konserlerine giderek ya da sevdiğim müziğin çalındığı mekanlarında bulunarak açığa vuramadım. Çevremdeki arkadaşlarım da caz hakkında konuşmaya pek niyetli değillerdi. Bu yüzden caz camiasını hep uzaktan takip etmek zorunda kaldım ve anlayacağınız “bir uzaylı” oldum. Bu yüzden sonunda liseden mezun olup İstanbul’a gelerek İstanbul Caz Festivaline katıldığım bu yıl, sonunda bir stüdyoda tek başıma saksafon çalışmanın dışında “içimdeki cazı” açığa vurabilme şansı buldum. Bu yazı bir festival dinleyicisi olarak caz camiasını ilk defa yakından görme şansına erişen birinin gözlemleridir.


Sizlere kronolojik sırada olmasa da öncelikle Jacob Collier konserinden bahsetmek isterim. Şarkılarının hepsini bilmesem de Jacob Collier’ın müzik konusunda tam bir dahi olduğu konusunda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum. Stüdyo ortamında çok güzel kayıtları olmasına rağmen şarkılarının birçoğunda çok fazla elektronik enstrüman ve teknik kullanıldığı için canlı bir performansının nasıl olacağını merak ederek konsere gittim. Sahneden oldukça uzak bir noktada çimlerde otururken birden önüme biri atladı ve bir grup insanla İngilizce konuşmaya başladı. Bu önüme atlayan kişinin Jacob olduğunu anlamam uzun sürmedi. Konuşmasını bitirip kalkarken fotoğraf çekinip çekinemeyeceğimizi sordum, kabul etti. Fotoğraftan hemen sonra caz hakkında kısa bir yazı yazdığımı söyledim ve bu yazıda yer vermek için ona bir soru sordum:


“Başlangıç seviyesindeki bir caz müzisyenine verebileceğiniz en iyi tavsiye nedir?”

Biraz düşündükten sonra tek cümleyle cevapladı:

“Follow your goosebumps ! (Tüy ürpertilerini takip et !)”


Konser, başlangıcından bitişine kadar bir müzik dinletisinin yanı sıra muhteşem bir sahne şovuydu. Jacob şarkılar sırasında sürekli enstrüman değiştirip durdu, zıpladı, sahnede aşağıya atlayıp etrafta koştu... Ama beni bu konserde en çok etkileyen şey dinleyiciyle sürekli etkileşim içinde olmasıydı. Bize konserin bir parçası olduğumuzu derinden hissettirdi.


Shai Maestro Trio konseri ise bambaşka bir atmosfere sahipti. Bu konser Zorlu PSM’nin nispeten küçük bir salonunda verildi. Fakat salonun küçük olmasına rağmen yarısının bile dolu olmaması Shai’nin hak ettiği popülariteye sahip olmadığını bana bir kez daha hatırlattı. Shai Maestro, konserden önce pek bir hazırlık yapmadıklarını ve tam da cazın doğasına uygun olarak konserin çoğunluğunu doğaçlayacaklarını söylediklerinde karşımda duran üç değerli müzisyenin dehasını dizginsiz bir şekilde dinleyeceğim için heyecanlandım. Bu konserde dinlediğim müziği şu şekilde özetleyebilirim: alışılmamış ve tahmin edilemez. Konser boyunca Shai gerek şarkı aralarında yaptığı içten konuşmalarla, gerek piyano çalarken bir oturup bir kalkmasıyla, gerekse diğer grup üyelerinin soloları sırasında gülüşmeleriyle salonda çok samimi bir atmosfer yarattı. Fakat bu atmosferin oluşmasında çok büyük bir etken daha olduğunu düşünüyorum, o da salondaki dinleyiciler. Bunu söylememin sebebi etrafıma bakınca insanların gerçekten orada bulunmaktan mutlu olduklarını ve caz ruhunu içlerinde taşıdıklarını hissetmemdir. Bu dinleyici, Shai kendilerine canlı müziği destekledikleri için teşekkür ettiğinde gururlanan, dinleyecekleri şarkının son şarkı olduğunu öğrenince hüzünlenen ve Shai “Merak etmeyin bir daha çıkarız!” dediğinde çocukça bir sevince kapılan, yıllardır uzaktan özenerek takip ettiğim caz dinleyicisiydi işte! Bu konserden Shai Maestro Trio’nun beklentilerimi fazlasıyla karşılamasının mutluluğu ve İstanbul caz dinleyicisinin küçük bir gözlemini yapmış olmanın gururuyla ayrıldım.


Fakat İstanbul Caz Festivali, bana her konserde keyifli bir kalabalığın parçası olamayabileceğimi de gösterdi. Size bir de madalyonun diğer yüzünü aktarmak istediğim için festival kapsamında gittiğim ilk konser olan Snarky Puppy konserinden bahsedeceğim. Bu konserde beni heyecanlandıran üç ana şey vardı: Çok sevdiğim Michael League, Bill Laurance ve benim de aralarında bulunduğum caz sever kalabalık. Festivalde dinlediğim bu ilk konsere gidip caz severleri görmeden önce aklımda jenerik bir algı vardı: kafasını müzikle beraber sallayan, 2-4’te ritim tutan ve cazı içinde hisseden heyecanlı bir kalabalık. Konser başladığında her şey düşündüğüm gibiydi ama konser ilerledikçe bu tanımıma uymayan bir grup insanla karşılaştım. Bu bahsettiğim insanlar heykel gibi durmuş, sanki bu konserin biletini alan kendileri değilmiş gibi anlamaz gözlerle sahneye bakıyorlardı. Kalabalığın görece az bir kısmını oluştursalar da benim gözüme takılacak kadar varlardı. Sanırım Nat King Cole’un “Pretend” şarkısını yanlış anlamış olacaklar ki konseri dinlemek yerine sürekli kafaları önde, telefonlarına bakarak az önce paylaştıkları konser fotoğrafının ne kadar beğeni aldığını kontrol edip duruyorlardı.


Haddim değildir ama yazımı bu insanlara küçük bir tavsiyeyle noktalamak istiyorum:


Caz dinlemek insanı sihirli bir şekilde entelektüel yapan ya da insanın övüneceği bir şey değildir. Caz cazdır. Kendinizi müziğe bırakın, gerisini boş verin gitsin!